Zeynep, otuz beş yaşında, kütüphanenin en eski köşesinde oturan bir ışık kaynağı değildi—o, ışığın kendisiydi. Yüz yıldır aynı yerde duran bu binanın, son on beş yıl boyunca tek sahibi ve bekçisi oydu. Balat'ın dar sokaklarında, hangi turist rehberinde de adı geçmeyen, kimse tarafından aranmayan bu kütüphanenin kapısını sadece o bilirdi. Gümrük Müdürü Mehmet Paşa'nın 1924'te kurduğu bu özel koleksiyonun, içinde kaç kitap olduğunu bile kimse bilmiyordu. Zeynep biliyordu. Tam yedi bin iki yüz otuz dokuz.
O gece, saat 23:47'de, bir ses onu uyandırdı. Zeynep kütüphanenin ikinci katında, eski bir Osmanlı divan şiirinin yanındaki küçük odada uyuyordu. Ses, kapıdan gelmiyordu. Pencerenin ardından geliyordu. Zeynep, bir mumla aydınlanmış merdivenlerden inmeye başladı. Adımları, yüz yıllık ahşap zeminlerde yankı yapıyordu.
Kapıyı açtığında, sokak boştu. Fakat hava ağır idi—yağmur yağmış, ama şimdi durmuştu. Çiçek otu kokusu vardı havada. Zeynep geri dönerken, kütüphanenin girişindeki antika masasında bir şey gördü. Deri ciltli, küçük bir defter. Kenarları altın işlemeli. Üzerinde hiç yazı yoktu.
Zeynep, defteri eline aldığında, eli titremişti. Çünkü bu defter, Paşa'nın özel koleksiyonundan biriydi. Üst rafa kilitli olması gereken bir eserdi. Kütüphanenin tüm envanterini biliyordu Zeynep—bu defter, hiçbir yerde kayıtlı değildi.
Defteri açtığında, ilk sayfada bir şiir vardı. Kalem yazısı, eski Osmanlı tarzında ama el titremişçesine yazılmıştı:
"Kütüphane, kitabın mezarı değil, yeniden doğuş yeridir. Paşa bunu biliyordu. Sen de bilmelisin. Eğer bunu okuyorsan, zamanı gelmiştir. Aradığı kişi seni buldu. Üçüncü raf, yedinci kitap, sayfaların arasında bekliyor."
Zeynep, mum ışığında defteri elinde tutarken, dış kapının kilidi çalındı. Evet, çalındı. Kimse bu kütüphanede uydu diye kimse gelmezdi. Ama birileri geliyordu. Ve Zeynep, ilk kez otuz beş yılının sonunda, bu kütüphanenin gerçekten de bir mezar olabileceğini düşündü.