Selim, merdivenleri çıkarken her adımda ahşabın iniltisini duydu. Beş yıldır Nişantaşı'ndaki Konak'ta bekçi olarak çalışıyordu, ama hiç bu kata çıkmamıştı. Ev sahibi Fahri Bey, geçen hafta ölmüştü — kalp krizi, aniden. Avukatlar Selim'i çağırmışlardı: Evi teslim almadan önce, üst katta bir şey kontrol etmeliydi.
Kapı, ahşap çerçevesi çürümeye başlamış, sessizce açıldı. İçeride nem kokuyordu — ama kitap kokusu da vardı. Tatlı, eski, neredeyse tütün gibi bir koku. Selim'in nefesi tutuldu.
Kütüphane muazzamdı. Zemininden tavana kadar kitaplar, kitaplar, kitaplar. Cam vitrinler, bakır lambalar, derili koltuklarla dolu bir oda. Pencerelerin camları kapalı, perdeleri çekiliydi. Sanki burası dış dünyadan tamamen kopmuş bir başka yer gibiydi. Selim'in avucunun içi terlemişti.
Bir kitap, masanın üzerinde açık duruyordu. Kırmızı cilt, altın harfler. Selim yaklaştı. Sayfalar sararmış, mürekkep solmuştu. "Hatıralar Defteri" yazıyordu kapakta, ama yazar adı yoktu. Metin el yazısıyla yazılmıştı — düzgün, eğilimli, kadınsı bir el yazısı.
İlk sayfayı okudu: "15 Nisan 1923. Bugün, ona veda ettiğim gün. Artık o bu defteri okumayacak. Ama belki başkası okur. Belki birisi gelip bu sayfaları bulur ve anlayacak: ben gerçekten vardım."
Selim'in eli titredi. Defteri kapatmak istedi ama yapamadı. Sayfaları çevirerek okudu: aşktan bahseden paragraflar, acıdan bahseden cümleler, bir adamın ölümünden sonra yazılan satırlar. Yazı o kadar canlıydı ki, Selim sanki kütüphanede yalnız değilmiş gibi hissetti.
Birdenbire, bir ses. Ayak sesleri, merdivenlerden yukarı çıkan adımlar. Selim hızlıca defteri masaya bıraktı. Kalbi çok hızlı atıyordu.
Ayaklar durdu. Kapı aralığında bir gölge belirdi. Ama kimse girmedi. Sadece, çok hafif, neredeyse Selim'in hayal ettiğinden emin olmadığı bir fısıltı duyuldu:
"Kaç. Lütfen kaç. Buradaki kitapları okuma."
Selim'in başı döndü. Kapıda kimse yoktu. Sadece karanlık koridorun sessizliği vardı.