Mimar Selim, yıkım işinin keşif raporunu tutmak için istasyonun boş odasına girdiğinde, ilk gördüğü şey pencereden süzülen toz tanecikleri değil, masanın üstündeki mektuplardı. Otuz yıldır kimse girmemiş bu odada, zarflar hâlâ sıralanmıştı—sanki biri dün gitmişti.
İlk zarfı açtığında, el yazısı onu durdurmak için yeterliydi. Ince, titrek harfler; adeta yazarın her kelimeyi ağır ağır yazması gerekmiş gibi. "Sevgili Ahmet, eğer bu mektupları bulursan, beni affet" diye başlıyordu. Tarih: 15 Haziran 1947. Selim mühendis değildi, mimar idi—yani gözü detaylara alışkındı. Bu mektuplar mimari değildi, ama bir yapı gibi inşa edilmişti: her biri diğerine dayanan, birini çıkarsan hepsi çöker gibi bir yapı.
Odanın köşesinde, perdeleri kapalı bir pencere vardı. Selim perdeleri açmaya çalıştığında, bez yırtıldı. Dışarıda, eski platform seçildi—tren yolunun bittiği yer. Kendi zamanında burası hareketliydi. Şimdi sadece çatıltısı kalmıştı. Rüzgâr, boş istasyondan geçerken bir ıslık çalıyordu.
İkinci mektup daha kısaydı. "Seni özledim. Istasyonda beni beklediğini biliyorum. Gelmeyeceğim. Gelemedim." Tarih yok. Mühür de yok. Sadece başlangıç: "Sevgili."
Selim, mimari keşif formunu bir kenara bıraktı. Kâğıdı not etmeye başladı. Zarflar toplamda on üçtü. On üç mektup, on üç gün mi, on üç yıl mı? Ve en önemlisi: bu Ahmet kim idi? Neden bu mektupları almamıştı? Ya da almış ama geri mi bırakmıştı?
Sonuncu zarfın içinde, bir fotoğraf vardı. Siyah-beyaz, köşeleri buruşmuş. Bir kadın, tren penceresinin yanında, gülümsüyordu. Ama gözleri gülümsemiyordu. Gözleri vedalaşıyordu.
Selim, mektupları çantasına dikkatle yerleştirdi. Yıkım işinin başlangıcı ertelenmek zorundaydı. Çünkü o anda anladı: bu istasyon, sadece bir bina değildi. Burası bir mezar taşıydı. Ve mektuplar, mezar yazıtıydı.