Zeynep, haritanın gösterdiği koordinatlara ulaşmak için üç hafta hazırlık yaptı. Anadolu'nun iç batısında, Afyon ile Kütahya arasında kayıp bir vadinin olması gerekiyordu. Uydu fotoğraflarında, o bölgede anormal bir jeolojik yapı vardı—sanki yer içinde çökmüş bir boşluk, doğal bir düşey geçit. Haritanın kenarındaki "ay döndüğünde" uyarısı, ay takvimini kontrol ettirmesini sağladı. Tam bu gece, ay yeni döngüsüne girecekti.
Vadi girişine vardığında, güneş batıyordu. Kaya formasyonları, insanın elinden çıkmış gibi düzenli, neredeyse mimari bir hassasiyetle yükselmişti. Zeynep, çelik halatını sabitleyip aşağıya serildi. İniş sırasında, kayaların üzerindeki işaretleri gördü—çok eski, çok kasıtlı kazınmış semboller. Yıldızlar, geometrik şekiller, ve hep aynı motif: bir kapı, açılmak üzere.
Vadi tabanına indiğinde, nefesi tutuldu. Burada, bir şehir vardı. Taş evler, dar sokaklar, ve merkezdeki yapı—kubbe şeklinde, kütüphanenin görünüşü. Ay ışığı, her şeyi gümüş rengine boyamıştı. Sessizlik, öylesine derindir ki, Zeynep kendi kalp atışını duyabiliyordu.
Kütüphane kapısında, bir gölge hareket etti. İnsan değildi—ne de hayvan. Işık ve gölgenin arasında, sabit bir biçim, sanki duvardan çıkmış gibi. Zeynep elini cebine attı, fenerini çıkardı. Işık, gölgeye doğru yöneldi.
"Nihayet geldin," dedi gölge. Sesi, çok eski dillerin yankısı gibi geliyordu, ama Zeynep anladı. "Yüz yıl bekledim. Kütüphane, sahibini arıyordu."
Zeynep, "Sen ne sen?" diye sordu, sesi titremişti.
"Ben, hatıranın bekçisiyim," dedi gölge. "Ve senin, onu okumaya hazır olup olmadığını görmek için buradayım."