Türkiye’de gün olmuyor ki birbiri ardı sıra bunalımlar hiç eksik olmasın. Baksanıza tüm dünyanın gözü kulağı hep bizim üzerimizdedir. Hiç kuşkusuz ülkemizde zaman zaman yaşadığımız bunalım-ların arka planında ekonomik, sosyal ve siyasi çıkmazların üstesinden gelememenin yanı sıra bir de bunun üstüne üstük küresel güçlerin ‘Yeni Dünya Düzeni’ maskesi altında sinsice önümüze koydukları kirli oyunların etkisi söz konusudur. Yine de bunalıma yol açan her ne etken olursa olsun hiç bir bahanenin arkasına sığınmaksızın tez elden maddi ve manevi kalkınmamızı gerçekleştirmemiz gerekir ki, yeniden dünyaya nizam veren adalet güneşi olabilelim. Şu bir gerçek yaşanan bunalımlara ne komünizm, ne faşizm ne de kapitalizm çare olabilir. Bizim asıl yapmamız gereken Yahya Kemal’in deyişiyle “Kökü mâzide olan âti” olup çağlar üzerinden sıçramak çok mühimdir. Köksüzlük asla kabul edilemez. Mutlaka ruh köklerimizden beslenip Türkiye sevdası aşkıyla yanıp tutuşup dertli olmak gerekir ki Ferhat’ça dağları delip tüneller açabilelim, hakeza Fatih’in gemileri karadan yürüttüğü azim ve kararlılığı günümüzde de sürdürmek gerekir ki denizin altından Marmaray gibi daha nice raylı sistemler inşa edip her türden deniz altı taşıtları yürütebilelim. Evet, tüm beşeri ideolojilerin ortak paydası insanı temel değer görmemeleridir. Yani insana bakışları kölece olmasıdır. Asıl sıkıntı kaynakları bu noktada düğümlü. Oysa insanı merkeze almayan ideolojiler er geç yıkılmaya mahkumdurlar. Şu iyi bilinmeli ki; insan her ne kadar ete kemiğe bürünse de onu maddi varlık olarak görmek akla ziyan bakış açısıdır. Dahası evrimcilerin tam da arzuladıkları tüm insanlığı hayvan mertebesine indirgeyen bir bakış açısıdır bu. Bizim bakışımız da insanı Eşref-i mahlûkat gören Müberra dinimizin öğretileri esastır. Nitekim Müslümanlar olarak inancımız gereği ilk insan Âdem (a.s)’den bu güne insanı hep Allah’ın mukaddes emaneti olarak görmüşüzdür. Evrimciler gibi insanı maymun bir mahlûkat olarak görmedik, görmeyiz de. Hiç şüphe yoktur ki bizim medeniyetimizde insan ne köle ne meta ne de makinedir. Bizim dışımızdaki köksüz akımlarda ne yazık ki insan bir meta, bir ırgat, bir makine ya da makineleştirilmiş bir proletarya olarak muamele görmekte. Nitekim Bolşevikler ihtilalle iktidara geldiklerinde, gelen gideni aratır misali çarlığa da rahmet okutturacak derecede kitleleri canından bezdirir hale getirdiler. Peki, kitleleri totaliter uygulamalarla canından bezdirdiler de ne oldu, totaliter rejimlerini ancak yetmiş yıl sürdürebildiler. Kapitalistle ise malumunuz “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” mantığından hareketle kitleleri tüketim çılgınlığına sürükleyen akımın öncüleri olmuşlardır hep. Oysaki yürütülen ekonomik politikalar serbest piyasa ekonomisi kuralları çerçevesinde yürütüldüğünde şayet ortada devletin hakemliği yoksa haksız rekabetin oluşacağı bir sömürü düzen içerisinde kitlelerin patronların insafına terk edileceği muhakkak. İşte bu noktada illaki haksız rekabet ve tekelci oluşumlara geçit vermemek için devletin babacan hakemliğine ihtiyaç vardır. Dikkat edin devlete 'hakem' rolü biçtik, 'hâkim' rol değil. Çünkü bizim cihanşümul devlet kodlarımızda 'hâkim devlet değil, hakem ve hadim devlet' anlayışı egemendir. Ve bu egemen anlayış hem devletçi, hem bireyin haklarını gözeten, hem toplumcu, hem de girişimci yönü olan bir yönetim anlayışıdır. Nitekim Milli-İslami ve katılımcı modelimizde her türlü ayırımcılığa körükleyecek belli bir zümrenin çıkarlarını gözeten modellere asla yer yoktur. Bilakis savunduğumuz modelde işçi, memur, köylü, bürokrat, teknokrat ve işveren ayırımı yapmaksızın hepsinin çıkarların bir bütün olarak gözeten anlayışa yer vardır. Üstelik İslam’da ekonomik faaliyetler 'gaye' değil vasıtadır. Bu nedenledir ki bizim için ekmeğimizi kardeşçe bölüşebilecek bir manevi iklim oluşturup Ensar’ca bütünleşmek esastır. Madem öyle, neydik edip komünizm, kapitalizm, faşizm gibi tüm ideolojilerin dışında çözümler üretmek derdimiz olmalıdır. Unutmayalım ki insanı dışlayan kökü dışarıda ideolojiler ne zaman yaralarımıza merhem oldular ki şimdi de merhem olabilsinler.
Bu bölüm, yayınevinin tanıtım metni temel alınarak yapay zeka ile hazırlanmış bir yorumdur; kitabın doğrulanmış içerik özeti değildir. Eserin türüne göre karakter veya olay örgüsü yorumları geçerli olmayabilir.
Selim Gürbüzer'in 'Masonlar Marksistler Kapitalistler ve Biz' adlı eseri, yazarın geçmişten günümüze uzanan bir perspektifle, masonluk, marksizm ve kapitalizm gibi ideolojilerin toplumsal etkilerini derinlemesine incelediği bir çalışmadır. Kitap, bu ideolojilerin tarihsel gelişimlerini ele alırken, aralarındaki etkileşimleri ve çatışmaları da irdelemektedir. Yazar, her bir ideolojinin birey ve toplum üzerindeki etkilerini sorgulamakta ve okuyucuyu düşünsel bir yolculuğa çıkarmaktadır. Masonların gizli yapıları, Marksistlerin devrimci idealleri ve Kapitalistlerin ekonomik sistemleri arasındaki ilişkileri açığa çıkartan Gürbüzer, bu ideolojik çatışmaların günümüzdeki yansımalarını da gözler önüne sermektedir. Okuyucu, bu eser aracılığıyla, kendi ideolojik duruşunu sorgularken, toplumsal dinamikleri daha iyi anlama fırsatı bulmaktadır. Kitap, siyasi düşüncenin derinliklerine inerek, okuyucuya geniş bir perspektif sunmayı amaçlamaktadır.
Selim Gürbüzer'in 'Masonlar Marksistler Kapitalistler ve Biz' adlı eseri, günümüz siyaseti ve toplumsal dinamikleri üzerine derinlemesine bir inceleme sunmaktadır. Kitap, masonluk, marksizm ve kapitalizm gibi önemli ideolojilerin etkileşimlerini irdeleyerek, bu akımların bireyler ve toplum üzerindeki etkilerini sorgulamaktadır. Yazar, tarihsel bir perspektifle bu ideolojilerin nasıl şekillendiğini ve birbirleriyle olan ilişkilerini ele alırken, okuyucuya güncel siyasi durumlar hakkında da düşünme fırsatı vermektedir. Gürbüzer, farklı düşünce sistemlerini karşılaştırarak, okuyucunun kendi ideolojik duruşunu sorgulamasını teşvik etmektedir. Bu bağlamda kitap, yalnızca akademik bir çalışma değil, aynı zamanda toplumsal bir analiz sunan önemli bir kaynak niteliğindedir.
Bu kitapta karakterler yerine ideolojik figürler ön plana çıkmaktadır. Masonlar, Marksistler ve Kapitalistler, yazarın analizlerinde birer karakter gibi işlenmekte, her birinin toplumsal hayatta nasıl bir rol üstlendiği açıklanmaktadır. Gürbüzer, bu figürleri bireysel özelliklerle değil, daha çok ideolojik ve toplumsal etkileriyle ele alarak, okuyucunun bu akımlar arasındaki etkileşimleri ve çatışmaları daha iyi anlamasını sağlamaktadır. Her bir ideoloji, kendi iç dinamikleri ve tarihsel bağlamı içerisinde incelenerek, okuyucunun zihninde net bir çerçeve çizilmektedir. Bu bağlamda, kitapta karakter derinliği yerine düşünsel derinlik ön plandadır.
Gürbüzer'in eseri, okuyucunun ideolojik düşüncelerini sorgulamasını sağlayan psikolojik bir derinlik taşımaktadır. Masonlar, Marksistler ve Kapitalistler arasındaki ideolojik çatışmalar, bireylerin düşünsel yapısını etkileyen unsurlar olarak ele alınmaktadır. Yazar, bu ideolojilerin insan psikolojisi üzerindeki etkilerini incelerken, bireylerin toplumsal normlara nasıl uyum sağladığını veya bu normlara karşı nasıl bir duruş sergilediklerini sorgulamaktadır. Farklı ideolojik yapılar, bireylerin kimlik arayışlarını ve toplumsal aidiyet hissini etkileyen faktörlerdir. Gürbüzer, bu unsurları ele alarak, okuyucunun kendi içsel çatışmalarını anlamasına yardımcı olmayı hedeflemektedir.
Kitap, felsefi bir perspektiften de önemli sorular ortaya koymaktadır. Masonluk, Marksizm ve Kapitalizm gibi ideolojiler, insanın varoluşunu ve toplumsal yapısını sorgulayan derin felsefi temellere sahiptir. Gürbüzer, bu ideolojilerin insanın doğasına, özgürlüğüne ve adalet anlayışına nasıl farklı şekillerde yaklaştığını incelemektedir. Her bir ideolojik akım, bireylerin yaşam felsefelerini, etik değerlerini ve toplumsal sorumluluklarını yeniden tanımlamakta ve bu bağlamda varoluşsal sorulara yanıt aramaktadır. Yazar, okuyucuya bu ideolojilerin felsefi temellerini sorgulatarak, düşünsel bir derinlik kazandırmayı amaçlamaktadır.
Selim Gürbüzer'in çalışması, tarihsel bir bağlamda masonluk, marksizm ve kapitalizmin gelişimini ele almaktadır. Bu ideolojilerin tarihsel kökenleri, toplumsal değişim süreçleri ve siyasetin evrimi ile bağlantılı olarak incelenmektedir. Yazar, bu akımların nasıl ortaya çıktığını, birbirleriyle olan etkileşimlerini ve zaman içerisinde nasıl şekillendiğini açıklamaktadır. Masonluğun gizli yapıları, Marksist devrimler ve Kapitalist ekonomik sistemler, tarihsel olaylar ve dönüm noktaları ile desteklenerek ele alınmaktadır. Gürbüzer, bu bağlamda okuyucuya, günümüz siyasi dinamiklerinin anlaşılması için gerekli tarihsel perspektifi sunmaktadır.
Bir Karakterle Sohbet Et
PREMIUM AIBu kitabın bir karakterinin sesinden cevap alabilirsin — Litopya AI o karakteri canlandırır.
Henüz gönderi yok. İlk paylaşımı sen yap.
İçerik eklemek için giriş yap.
Henüz inceleme yok. İlk yorumu sen yaz.
İçerik eklemek için giriş yap.
Henüz alıntı yok. Sen ilk alıntıyı paylaş.
İçerik eklemek için giriş yap.
Henüz soru yok. İlk soruyu sen sor.
Henüz video yok. İlk videoyu sen yükle.
Selim Gürbüzer'in Litopya kataloğunda 5 kitabı bulunuyor. Kitapları 2022-2023 yılları arasında KİTAPYURDU DOĞRUDAN YAYINCILIK (KDY) etiketiyle yayımlandı. Kitaplarının ortalama hacmi 582 sayfa. Eserleri ağırlıklı olarak Akademik ve Siyaset İnceleme kategorilerinde yer alıyor. En çok ilgi gören kitabı “Medine'den Buhara'ya” (okur puanı 8.78). Kitabın tanıtımından: “Hiç kuşkusuz Resulullah (s.a.v)'in Nebevi nuru yüzü suyu hürmetine tüm âlemler yaratılmıştır. İşte Rasulullah (s.a.v)'in Gül kokulu nübüvvet nuru, Hz. İsmail'in evlendiği Hale'den oğlu Kaydar'a geçer. Ancak, Kaydar bir sene…” Litopya okurları bu kitaplara 27 puan bıraktı. Ortalama puanı 10 üzerinden 8.72.
Selim Gürbüzer sayfasının tamamıAynı yazarın Litopya'daki diğer eserleri

Kolektif
⭐ 8.7 · 136

Kolektif
⭐ 8.4 · 146

Kolektif
⭐ 8.8 · 100

Kolektif
⭐ 8.4 · 153

Kolektif
⭐ 8.4 · 115

Kolektif
⭐ 8.4 · 91