"Gözler her şeyi görür mü, yoksa asıl görmek kalbin işi midir?" Bazı kitaplar okunur ve biter. Bazıları ise son sayfayı kapattığınızda asıl o zaman başlar. *Sihirbaz* benim için ikinci gruba giren eserlerden biri oldu. İlk sayfalarda klasik bir macera okuyacağımı düşündüm. Fakat ilerledikçe bunun yalnızca bir macera olmadığını fark ettim. Roman; görmenin, bilmenin, kaderin, seçimlerin ve insanın kendi hakikatini arayışının hikâyesine dönüşüyor. En çok etkilendiğim şey ise Aziz ile dedesi arasındaki ilişkiydi. Günümüz romanlarında pek rastlanmayan, samimiyeti ve bilgeliği aynı potada eriten diyaloglar vardı. Dedesinin kör olmasına rağmen herkesten daha fazla "görmesi", kitabın en güçlü metaforlarından biri. Yazar burada okuyucuya sürekli şu soruyu sorduruyor: "Gerçekten gören göz müdür, yoksa insanın vicdanı mı?" Roman ilerledikçe gizem dozu giderek yükseliyor. Sihirbaz karakteri ise sadece bir insan değil; bilinmeyenin, korkunun ve hakikatin sembolü gibi. Onun sahneye çıktığı bölümlerde sinematik bir atmosfer oluşuyor. Kendinizi dev bir çadırın içinde, nefesini tutmuş kalabalığın arasında hissediyorsunuz. Kitabın en sevdiğim yanı ise okuyucusuna hazır cevaplar vermemesi oldu. Birçok yerde durup düşündüm. Bazen sayfayı çevirmeden önce birkaç dakika beklediğim oldu. Çünkü olaylardan çok, olayların altında yatan anlamlarla ilgilenmeye başladım. Elbette kusursuz bir kitap değil. Yer yer anlatımın biraz daha sade olmasını isteyen okurlar olabilir. Ancak bu durum beni rahatsız etmedi; aksine romanın mistik atmosferini beslediğini düşündüm. Sonuç olarak *Sihirbaz*, yalnızca fantastik ya da gizem türünü sevenlerin değil; sembollerle örülü, felsefi altyapısı olan hikâyeleri sevenlerin de keyifle okuyacağı bir eser. Kitabı bitirdiğinizde aklınızda olaylardan çok şu soru kalıyor: İnsan gerçekten gördüğü şeye mi inanır, yoksa inandığı şeyi mi görür? Eğer gizem, mistisizm, psikolojik derinlik ve anlam arayışını aynı romanda bulmak istiyorsanız, Sihirbaz kesinlikle şans verilmesi gereken kitaplardan biri.












