Ruhumun Yıldızlı Gecesi...
Okurken hissettiğim; sadece bir ressamın dramı değil, sanatın o her şeyi yakıp kül eden, ama o küllerden ölümsüzlüğü doğuran o "kutsal cinneti"dir. Edebi bir düz yazı ile bu sanatsal yüzleşmeyi anlatmam gerekirse; bu kitap, Van Gogh’un o meşhur kesik kulağından sızan kanın, yüzyıl sonra Ferit Edgü’nün kaleminden mürekkep olup damlamasıdır. Edgü, o eksiltili, o keskin ve o minimal üslubuyla; Vincent’ın Theo’ya yazdığı mektupların satır aralarına sızar. Orada gördüğümüz; sadece yoksulluk, anlaşılmama ya da akıl hastaneleri değildir; orada gördüğümüz, gerçeği olduğu gibi değil, olması gerektiği o "vahşi" güzellikte görebilme cesaretidir. Okurken şunu iliklerimde duydum: Van Gogh’un o meşhur ayçiçekleri, aslında güneşe duyulan bir aşkın değil, o güneşin altında kavrulan bir ruhun feryadıdır. Edgü’nün dili, tıpkı Van Gogh’un boyayı tuvale yığışı gibi; katmanlı, dokulu ve alabildiğine sahicidir. O, Van Gogh’u bir "mağdur" olarak değil, bir "fatih" olarak selamlar; renklerin, ışığın ve acının fatihi. Bu metin, benim için bir "vefa" ayinidir; yüzyıl sonra bile bir sanatçının, bir başka sanatçının yalnızlığını nasıl kardeş bildiğinin, o "muhannet" dünyaya karşı nasıl omuz omuza durduğunun kanıtıdır. Yazar bize şunu fısıldıyor: Bazı ruhlar vardır ki, onlar ancak yanarak aydınlatabilirler ve Van Gogh, o yangının en güzel, en asil alevidir. Nihayetinde bu kitap, benim için bir "görme" biçimidir. Ferit Edgü ile beraber anladım ki: Bir tabloya bakmak, sadece renkleri görmek değil; o renklerin arkasındaki o devasa sessizliği, o bitmek bilmeyen "var olma" sancısını duymaktır. Kitap bittiğinde zihnimde kalan; ne o sarı ev, ne de o trajik sonun detaylarıdır; sadece o sönmez, o mağrur ve o parıl parıl parlayan fırça iziyle yankılanan şu cümle: "Yüzyıl geçse de, bin yıl geçse de; o kargalar hâlâ o sarı ekin tarlalarının üzerinde uçuyor ve biz hâlâ o uçuşun dehşetiyle yaşıyoruz."



















