Muhannet
Kendi Çizdiği Çizgiden Düşen Yazar...
İnsanoğlu, dünyaya henüz eksik bir siluet olarak fırlatılmış yapayalnız bir yolcu mudur, yoksa ömrü boyunca başkalarının gözlerinde kendi yüzünü arayan bahtsız bir terzi mi? Mürekkebimden çıkan Muhannet, tam da bu sorunun ruhumuza bir bıçak sırtı gibi dayandığı o tekinsiz eşikte başlıyor. Eser, alelade bir olay örgüsü anlatmıyor; modern kalabalıkların acımasız bakışları altında çıplak kalmaktan korkan bir insanın, kendi derisini yüzüp üzerine emanet kişilikler dikmeye kalkışmasının trajedisini fısıldıyor. Şehrin nemli pansiyonlarından Levent’in göğü delen cam kulelerine kadar uzanan bu yolculukta, "Ben kimim?" sorusundan kaçıp başkalarının kelimelerine sığınan bir ruhun, o sahte zırhların altında nasıl nefessiz kaldığını adım adım hissettiriyor.
Aynadaki silik aksinden ürküp ikinci el dükkânlardan ödünç bir ceket, altı çizilmiş yabancı cümleler ve yapay bir vakar devşiren Veli; başlangıçta nezaket kisvesi ardında bir iç savaşa girişiyor. Birkaç ezber kelimeyle toplumda saygı devşirebileceğini sanan o toy heves, plazaların mekanik dünyasına çarptığında yerini acımasız bir güç arzusuna terk ediyor. Kömür karası bir takım elbisenin ardına saklanan o yeni şahsiyet, insanları ezdikçe güçlendiğini sanıyor; ta ki gece temizliğindeki yaşlı bir adamın uzattığı samimi bir bardak su karşısında donup kalana kadar. İnsan, başkalarına hükmettikçe kendi içindeki o masum çocuğu hangi karanlık mahzene hapsettiğini ne vakit anlar? Bir mermer gibi kusursuz durmaya çalışırken, tek bir sıcak bakışla içeriden tuzla buz olmak nasıl bir sarsıntıdır?
Kibirle örülen o cam fanuslar kırıldığında ise sahne, Beyoğlu’nun duman altı dehlizlerine ve sahaf raflarına taşınıyor. Kendini "anlaşılmamış bir dahi" sanan o kibirli aklın, yaşlı bir sahafın tezgâhında çalan tek bir türküyle nasıl paramparça olduğunu izlerken boğazınız düğümleniyor. "Gitti gelmez o muhannet, şol Revanda balam kaldı..." feryadı odaya dolduğunda, insanın zihnindeki bütün kitapları ateşe veren o sır nedir? Köklerini unutan, gurbetin sahte parıltılarına kanıp özüne vefasızlık eden o kaçak; yani bizzat muhannetin kendisi olduğunuzu anladığınızda dönecek bir eviniz kalmış mıdır?
Muhannet, sıfatların ağırlığından yorulan, başkalarının yazdığı piyeslerde figüran olmaktan bıkıp kendi hiçliğine doğru yürümeye cesaret edenlerin romanı. Sayfalar ilerledikçe Veli’nin değil, kendi yüzünüzdeki dikişlerin sızladığını fark edecek; o görkemli maskelerin ardına sakladığınız asıl benliğinizle yüzleşmek isteyeceksiniz. Sahi, siz en son ne zaman kendi diktiğiniz bir yalanın içinde boğulurken asıl köklerinize dönmeyi arzuladınız?