Zeynep, Cağaloğlu'nun dar sokağında durmuş kapıyı üçüncü kez kontrol etti. Kahverengi ağaç, üzerinde hiçbir tabela yok. Yalnızca bir kağıt parçası, çıkıntıya yapıştırılmış: "Sessiz Kütüphane — Pazartesi, Çarşamba, Cuma. 19.00 — 23.00." Altında el yazısıyla bir not: "Başvuran aranıyor. Gece vardiyası."
Bir hafta önce Haber Spor'da bu ilanı gördüğünde güldü. Nereden buluyorlardı bu tür ilanları? Ama işsiz olmak, güldürmüyordu. Yayınevi kapanmıştı, editörlük bitmiş, otuz iki yaşında kendini yeniden tanımlamak zorundaydı. Kütüphane, gece vardiyası — en azından kitaplar vardı. Kitaplar hiç hayal kırıklığı yapmamıştı.
Kapı açıldı. İçeriden çıkan adam, altmışlı yaşlarda, gözlükleri alınlığında, Zeynep'e bakıp "Başvuran sen misin?" dedi. Zeynep başını salladı. Adam onu yukarı kaldırdı — merdivenler dar, pencereler yok. Duvarlarda kitaplar, kitaplar, kitaplar. Tavandan tavana, düzensiz raflar, sanki birileri gelişigüzel koymuş.
"Adın?" diye sordu adam, merdivenlerden çıkarken.
"Zeynep Kaya. Editörlük yapıyordum, Ağaç Yayınları'nda."
Adam durdu, arkasına döndü. "Ağaç mı? Biliyorum. Yıl kaç oldu, kapandı?"
"Sekiz ay."
Adam başını salladı, sanki bunu biliyormuş gibi. "Buraya uygun olacaksın belki. Sessiz bir iş. Kitapları düzenlemek, gelen müşterileri karşılamak. Çok müşteri gelmez. Kitapları okuyan insanlar, gece çalışan insanlar, çok azdır." Merdivenin sonunda, dar bir kapı açtı. Zeynep içeri girdi. Nefesi tutuldu.
Oda, hiç ışık almayan bir odaydı. Yalnızca lambalar vardı — bazen masaüstü, bazen duvar başında. Kitaplar, her yerden fışkırıyordu. Kütüphane değildi bu, bir labirent miydi? Raf ile raf arasında geçitlerin sadece bir kişi sığacak kadar dar olduğu, çıkmazlar olan, geri dönüşlü bir labirent.
"Burada çalışacaksın," dedi adam, masaya işaret ederek. "Gelen her kitabı, bu deftere yazacaksın. Giden kitabı da. Müşteriler gelirse — ender de olsa — ne istiyorsa bulacaksın. Hatta bulacaksın."
"Nasıl bulurum?" diye sordu Zeynep. "Bir katalog yok mu?"
Adam gülümsedi. İlk kez gülümsedi. "Katalog, kız, insanın kafasında olur. Burası öyle bir yer. Kitaplar, kendilerini buldurmak isteyenleri bulur."
Zeynep bunu saçma buldu ama söylemedi. Parametre lazımdı. İş lazımdı. "Maaş nedir?"
"Dört bine beş. Haftada üç gece, dört saat. Başlayabilir misin bu hafta?"
Zeynep, "Evet," dedi.
Adam ona bir anahtar verdi, eski, ağır bir anahtar. "Kapıyı kilitlersin gidişte. Sabahı burada geçirmezsin. Saat on üçte çıkarsın. Anlaştık mı?"
"Anlaştık," dedi Zeynep.
Adam gitti. Merdivenlerden inen adımları, sonra dış kapı sesi. Zeynep yalnız kaldı. Masasında bir lamba, üzerinde ince bir kitap — Cahit Sıtkı Tarancı'nın şiirleri. Kitabın içine bir not yapıştırılmış: "Akşamları oku. Gece yarısından sonra değil."
Zeynep, gülümsedi. Deli bir işti. Ama belki de işe ihtiyacı olan insanlar, deli işlerde çalışmak zorundaydı.
Saat dokuzda, birinci müşteri geldi. Genç bir kız, yirmili yaşlarda, ıslak saçlarıyla. "Kayıp aşklar hakkında kitap var mı?" diye sordu.
Zeynep, "Başlığını biliyor musun?" diye sordu.
"Hayır. Ama bilirsin sen."
Zeynep, hiç düşünmeden, labirentin en derin köşesine gitti. Üçüncü raf, beşinci kitap. "Kayıp Şehirler, Kayıp Aşklar" — yazarı bilinmiyor. Kızın gözleri doldu.
"Aynen bu," dedi.
Gece yarısından sonra, Zeynep fısıltılar duydu. Kitapların raflarından, sanki fisıltılar geliyordu. Sözler değil, ama tonlar. Gece yarısından sonra, kütüphane canlı oluyordu.
Zeynep, Cahit Sıtkı'yı okudu: "Benim için de bir gül al, benim için de..." Fısıltılar azaldı. Ama tamamen durmadı.