Selim, merdivenin son basamağında durdu ve elindeki gaz lambası kaldırdı. Bodrum katının kapısı, ahşap çerçevesiyle birlikte, sanki yüz yıl boyunca hiç açılmamış gibi duruyordu. Kütüphanenin müdürü Sayın Ferit, ona sadece "Orada eski şeyler var, katalogla" demişti. O kadarı bile, Selim'in otuz yıllık arşiv kariyerinde hiç duyduğu kadar muğlak bir görev değildi.
Kapı açıldığında, içeriden çıkan hava, toz ve kağıdın o karakteristik kokusu, sanki zamanın kendisinin kokusuydu. Selim'in gözleri karanlığa alışmaya başladığında, lambanın ışığı yavaş yavaş rafları, masaları, ve her yerinde yığılmış defterleri aydınlattı. Ama bunlar, Selim'in beklediği kütüphane arşivi değildi. Buradaki defterlerin hiçbiri kataloglanmamıştı, hiçbiri resmi bir koleksiyonun parçası değildi.
Bir masaya yaklaştı ve üzerinde duran ilk defteri açtı. Kapak, siyah, deri, ve yazı tipi, o dönemin el yazısı sanatının en güzel örneklerinden biriydi. Tarih: 15 Eylül 1947. Yer: İstanbul. Yazı başlıyordu şöyle: "Bu defter, hiç kimse tarafından okunmak üzere yazılmadı. Ama eğer okuyorsan, demek ki zamanlar değişmiş, ve ben artık burada değilim."
Selim'in kalbi biraz daha hızlı atmaya başladı. Arşiv uzmanı olarak, o biliyordu ki, böyle bir başlangış hiçbir tesadüfi not değildi. Bu, birileri tarafından, çok dikkatli bir şekilde gizlenmiş bir mesajdı. Defter, ağır, kaliteli kağıdından yapılmıştı; yazı, hiç bir yerde titremiyordu. Yazarı, tam olarak ne yazdığını biliyordu.
Selim, defterin ilk sayfasını okudu. Yazı, bir kadının hayatından bahsediyordu—Ayşe Hanım adında, 1920'de doğmuş, Pera'da yaşamış. Ama bu, sadece bir biyografi değildi. Yazı, Ayşe Hanım'ın gizli bir hayatından, hiç kimsenin bilmediği bir aşkından, bir suçtan bahsediyordu. Ve en ilginç kısmı: Ayşe Hanım, 1925'te ölmüştü. Yani bu defter, 1947'de yazılmıştı, ama yirmi iki yıl önceki bir hayatı anlatıyordu.
Selim, defteri kapattı ve etrafına baktı. Bodrum katında, en az iki yüz defter vardı. Her biri, muhtemelen, başka bir hayat, başka bir gizem içeriyordu. Lambası, yavaş yavaş soluyordu. Dışarıda, İstanbul'un akşam sesleri, kütüphanenin taş duvarlarından sızıyordu. Selim, ilk defteri tekrar açtı ve okumaya başladı. Hiç bilmiyordu ki, bu gece, onun hayatının son gündüz hayatı olacaktı.