Selim, defterin sayfasını çevirdiğinde, yazarın kaleminden dökülen kelimeler adeta bir melodinin notaları gibi ruhunu sarhoş etti. Sayfanın başında, 'İstanbul, kaybolmuş hayatların gölgesinde büyür,' yazıyordu. Bu cümle, Selim'in içindeki kaygıları bir nebze olsun hafifletti. Şehir, her köşesinde bir başka yaşam saklıyordu ve bu yaşamların izini sürmek, Selim için bir tür kurtuluş gibiydi.
Bir sonraki paragrafa geçtiğinde, yazarın bir akşam üstü yaşadığı bir olayı anlatmaya başladığını gördü. 'O gün, Boğaz'ın mavi sularında güneş batarken, benim içimde de bir şeyler kayboluyordu. Bir kadın, elinde bir çiçek demetiyle karşıma çıktı; yüzündeki hüzün, denizin derinliklerinden fısıldıyordu,' diyordu yazar. Selim, bu cümleleri okurken, kendisinin de kaybolmuş bir hikayenin parçası olduğunu hissetti. O kadının kim olduğunu merak etti; belki de yazarın hayatındaki kaybolmuş bir yüzüydü.
Selim, yazının devamında, yazarın o kadını nasıl bir sevda ile sevdiğini, ancak zamanın onları nasıl ayırdığını anlattığını fark etti. 'Zaman, bazen bir dost, bazen de en büyük düşman olur. O kadının gözleri, her seferinde beni çekti ama ben cesaret edemedim,' diye yazıyordu yazar. Selim, bu satırlarda kendi geçmişini, kendi kaybettiği fırsatları buldu. Belki de yazarın hikayesi, onun hikayesiydi.
Defterin sonlarına yaklaşırken, Selim, yazarın o kadına duyduğu özlemi dile getirdiği bir cümleyle karşılaştı: 'Onun gidişi, benim için bir kaybolmuş şehirdi. O şehri yeniden bulmak için, kaybolmuş sokaklarda dolaşmak zorundaydım.' Selim, içindeki merak ateşinin yanmaya devam ettiğini hissediyordu. O kadının izini sürmek, belki de yazarın sırlarını çözmenin anahtarıydı.
Defteri kapatmadan önce, Selim bir kez daha sayfanın köşesine göz attı. Yazarın adını bulmak için daha fazla çaba harcaması gerektiğini biliyordu. Bu defter, sadece bir arşiv değil; aynı zamanda kaybolmuş hayatların, kaybolmuş hikayelerin peşinde bir yolculuktu. Selim, İstanbul'un karanlık sokaklarında kaybolmuş yüzleri ararken, kendi geçmişini de yeniden keşfetmeyi umuyordu.