Selim, defteri masaya koydu ve birkaç adım geriye çekildi. Sanki elinde dinamit tutuyor gibiydi. El yazısı, sayfa boyunca düzenli, ama aynı zamanda hızlı; yazarı acele etmiş, belki de korkmuştu. İlk paragraf okumaya başladığında, vücudunun tüm kılları diken diken oldu:
"Bugün Mimar Sinan Caddesi'nde Mehmet'i gördüm. Üç yıl sonra. Hâlâ aynı gözlerle bakıyor dünyaya — sanki hiçbir şey olmamış gibi. Ama ben biliyorum. Biliyorum çünkü ben de oradaydım o gece. Ve ben de sessiz kalmayı seçtim."
Selim, sayfayı dikkatle çevirdi. Yazı devam ediyordu, tarihler atlanmış, bazen günler, bazen haftalar. 1947'nin Ocak ayından Haziran ayına kadar, isimsiz yazarın gözünden İstanbul'un gece yüzü ortaya çıkıyordu. Galata'daki meyhane baskınları, Beyoğlu'nda kaybolan kadınlar, polis tarafından hiç tutanağa geçmeyen cinayetler.
Bir sayfada bir isim gözüne ilişti: "Emniyet Müdürü Halil Bey." Yazarın kaleminden, bu isim bir tehdit olarak yazılmıştı — her harfinin altı çizilmiş, sayfa kenarına çizilmiş ok işaretleriyle. Selim, bu defteri kimin yazdığını bilmese de, yazarının çok tehlikeli bir şey bildiğini anlıyordu.
Bodrum katının sessizliği, ansızın daha ağır hale geldi. Selim'in kulakları çınlıyordu. Kütüphanenin üstündeki 1950'li İstanbul, gaz lambasının ışığında, defteri çevirmeye devam ettikçe, birden çok daha yakın ve çok daha gerçek görünmeye başlamıştı. Bu defter, sadece bir arşiv değildi — bu bir suçun tanığı, belki de bir uyarıydı.
Kapı yukarıda, birisi geçti. Adımlar. Selim lambayı söndürdü, defteri göğsüne bastırdı ve karanlıkta, kendi nefesini dinlemeye başladı. Üstündeki kat, sessizliğe geri döndü. Ama Selim artık biliyordu: bu defterlerin yazarı, yalnızca bir gözlemci değildi. Yazarı, suçun ortağıydı. Ve şimdi, Selim de.