Kleinman'ın her konsepti günlük hayattan örneklerle açıklaması gerçekten çekici ve okumayı akıcı kılıyor, ama bazen bu sadeleştirme felsefenin asıl derinliğini biraz yüzeyselleştiriyor gibi hissettim—mesela Kant'ın kategorik imperatifi açıklarken kullandığı basit örnekler, orijinal düşüncenin nüanslarını kaçırıyor.
Sokrates üzerinden insanın kendini keşfetme yolculuğunu anlatması güzel bir fikir, ama kitap beni çoğu zaman çok teorik bir zeminde tuttu — sanki Sokrates'in hayatı değil de felsefesi hakkında bir ders dinliyormuşum gibi hissettim. Yazar'ın "hiçbir şey bilmediğimiz" gerçeğini ortaya koymaya çalışması kendi içinde etkileyici, fakat bu mesajın bana ulaşması için daha kişisel, daha canlı anlatılara ihtiyaç duydum. Beni en çok sarsan kısım, insanların gerçeği duymak istememesinin üzerine yapılan vurgu oldu — bu beni kendi hayatımda ne kadar da rahatlık alanında kaldığımı sorgulatmış — ama genel olarak kitap bana biraz uzak, biraz soyut kaldı.
Warburton felsefenin ana sorularını kronolojik sırayla sunuyor ama bu yapı, düşünürleri birbirinden kopuk bloklar halinde gösteriyor; Sokrates'ten Descartes'e geçerken aralarındaki tartışmaların, çelişkilerin, hatta aynı soruya verilen farklı cevapların nasıl birbirini etkilediğini hiç hissetmiş olmuyorsun. Tarihi bir hikaye gibi anlatmak yerine, sadece sıra sıra tanıtım yapılmış gibi geliyor—sanki her filozof bağımsız bir adada yaşamış ve kendi cevaplarını vermiş.
Sade'ın bu kitabını okurken en çok şaşırdığım şey, yoğun felsefi argümanlar arasında nasıl bir ritim kurduğu oldu. Diyaloglar ilk başta ağır, akademik geliyor ama Sade bunu bilerek yapıyor — karakterler arası tartışmalar gittikçe hızlanıyor, sanki bir müzik parçasının tempo değiştirmesi gibi. Sayfalar çevirdikçe fark ettim ki bu "ağırlık", okuyucuyu kasıtlı olarak rahatsız etmek için tasarlanmış; fikirlerin karşılaşması, çatışması, bir başkasının argümanını yıkması kitaba adeta canlı bir atış gücü veriyor. Sonunda metafizik ve ahlak tartışmalarının bu çılgın dansı, sizi o kadar içine çekiyor ki sayfaları hızlı hızlı çevirmeye başlıyorsunuz — Sade'ın tam da istediği bu değil mi, okuyucuyu da isyan ettirmek?
Kierkegaard'ın bu kitabı okurken kendimi hep bir çeşit entelektüel çamurda yürüyüyor gibi hissettim — fikirler çok zengin ama akış inanılmaz tıkanık. Özellikle Sokrates ile Hristiyanlık arasındaki karşılaştırmaya girdiğinde, aynı noktayı farklı açılardan tekrar tekrar işliyor, sanki yazar kendi düşüncelerine tam inanmıyormuş gibi geliyor bana. Bununla birlikte, Johannes Climacus'un müstear adı altında yazılan bu karmaşık tartışmalar, insanın inançla aklı arasındaki paradoksu gerçekten ciddiye alması gerektiğini fark ettiriyor — sadece bunu daha sık ve daha temiz bir şekilde söyleyebilirdi.