
Kör Baykuş
Ruhu Kemiren O Gizli Yara...
Elimde tuttuğum bu şeyin, mürekkep ve kâğıttan ibaret bir kitap olduğuna inanmak ne kadar zor... Sadık Hidayet’in Kör Baykuş’unu okumaya başladığım an, bir hikayenin kapısını aralamadım; sanki yıllardır kilitli tuttuğum o rutubetli, karanlık mahzene indim. Daha ilk cümlesinde, o meşhur 'Hayatta öyle yaralar vardır ki...' itirafıyla sarsıldım. Sanki yazar, benim en gizli, en kimsesiz acıma parmak basmış, ruhumun irinini akıtmaya yemin etmiş gibiydi. Okurken zaman algımı yitirdim. Sayfalar ilerledikçe, odamdaki lamba sönükleşti, duvarımdaki gölge büyüdü, kamburlaştı ve bana dik dik bakan bir 'öteki'ye dönüştü. Anladım ki bu kitap, afyon dumanları arasında görülen, uyanmak isteyip de uyanamadığım o yapışkan kâbusların ta kendisiymiş. Her şey nasıl da çürüyordu satırlarda... Aşk, beden, umut, hepsi bir döngü içinde, o servinin altında eriyip gidiyordu. Yazarın anlattığı o 'gölgeyle konuşma' hali, meğer benim kendi iç sesimle, o susturamadığım yalnızlığımla yüzleşmemmiş. Kelimeler beynimde bir baykuş gibi öttükçe, ben gerçeklikten koptum; bir hayal ile hakikat arasındaki o ince çizgide, o tekinsiz arafta asılı kaldım. Kitabı bitirip kapağını kapattığımda, üzerimde ağır bir yorgunluk, damağımda zehirli ama vazgeçilmez bir tat vardı. Kör Baykuş, beni iyileştirmedi; aksine, 'bizim' o devasa, o anlatılamaz yalnızlığımızı yüzüme bir tokat gibi çarptı. Artık biliyorum; insan, en çok kendi gölgesinden korkarmış ve en çok ona muhtaçmış."





