Aslı, kütüphanenin en eski köşesine doğru yürüdü. Zeynep ona takip etti, sanki rüyada yürüyormuş gibi. Kadının adımları emin, biliyordu nereye gidiyor. Kütüphanenin gizli bir haritası varmış gibi, Zeynep'in hiç görmediği yollardan ilerledi.
"Şermin, bu kütüphaneyi kurdu," dedi Aslı, kitapların arasından geçerken. "Resmi olarak kurduğunu söyleyen adam var—Mehmet Bey—ama o sadece cephe idi. Şermin, tüm seçimleri yaptı. Hangi kitapları alacağını, hangi yazarları koruyacağını, kimin kitaplarını saklayacağını."
Zeynep'in nefesi kesildi. "Saklama mı?"
Aslı durup arkasına döndü. Gözleri ay ışığında gümüş gibiydi. "1940'lar, 1950'ler... İstanbul'da yaşamak, yazı yazmak tehlikeliydi. Bazı insanlar vardı—şairler, yazarlar, gazeteciler—adlarını basılamayan, yayınamayan insanlar. Şermin onlara kütüphaneyi açtı. Gece yarıları, buraya gelirler, kitaplarını okurlar, birbirlerini dinlerlerdi. Bu kütüphane sadece kitapların değil, seslerin de bir mezarlığı oldu."
Bir duvar rafının önünde durdu. Aslı, iki kitabı hafifçe yana çekti. Duvarın arkasında, küçük bir nişte, deri kapaklı bir defter duruyordu. Zeynep'in dün gece bulduğu defter.
"Bunu sen buldun, değil mi?" dedi Aslı. "Şermin, seni bulacağını biliyordu. Çünkü sen onun soyundan geliyorsun. Kütüphanenin ruhundan."
Zeynep elini uzattı, ama durdu. "Bu defterde ne var?"
"Şifreleme," dedi Aslı. "Şermin'in kendi yazısı. Kütüphanenin gerçek envanteri. Hangi kitaplar kimin, hangi kitaplar nereye gizlenmiş, hangi yazarlar yaşamaya devam etti, hangileri... durdu."
Zeynep'in kalbi hızlı atıyor, sanki kütüphanenin kendisi nefes alıyordu. "Neden bana anlatıyor musun bunu?"
Aslı gülümsedi. İlk kez. "Çünkü Şermin'in son sayfasında, seni arayan bir mektup var. Yüz yıl bekledi bu mektup. Artık zamanı geldi."
Zeynep defteri eline aldı. Ağır geldi, sanki yüz yıllık ağırlığı taşıyormuş gibi. İlk sayfasında, tanımadığı ama tanıyormuş gibi hissettği el yazısı vardı: "Zeynep'e, zamanı geldiğinde."