Zeynep'in elleri titriyor, defterin sayfalarını çevirirken. Aslı yanında durmuş, fenerinin ışığı yaşlı kâğıtlara düşüyor. Şermin'in el yazısı—keskin, kararlı, hiç tereddütsüz—her sayfada sıralanıyor. Tarihler, adlar, notlar.
"1923 yılında başladı," dedi Aslı sessizce. "Cumhuriyet'in ilk günleri. Şermin, İstanbul'da dolaşıyor, meyhane meyhane, kütüphane kütüphane. Kimi yazarlar bulmuş, kimi ise bulmuş olmuş. Çünkü bazıları gizlenmek istiyordu. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçişte, bazı insanlar tehlikede hissediyordu kendilerini."
Zeynep bir sayfa çevirdi. Orada bir ad duruyordu: "Fatma H. - Şiir koleksiyonu, 47 sayfa, yeşil deri cilt." Yanında not: "Asla basılmayacak. Ama kaybolmayacak."
"Şermin, onların kütüphanecisi oldu," devam etti Aslı. "Sadece kitaplarını değil, onları kendilerini de korudu. Kimisi burada yaşadı bile. Kat kat, gizli odalar... Biliyorsun ama, değil mi? Bazen gece yarısı sesler duymuşsündür."
Zeynep ürperdi. Evet, duymmuştu. Ayak sesleri, sayfaların hışırtısı, bazen çok hafif bir ağlama sesi. Rüya sandığı şeyleri.
"Peki ya Mehmet Bey?" diye sordu Zeynep. "Resmi kurucu."
Aslı gülümsedi, ama gülümsemesi hüzünlüydü. "Şermin'i seviyordu. Ama Şermin, kütüphaneyi seviyordu daha çok. Mehmet Bey, hukuki kağıtları imzaladı, parayı buldu. Şermin ise ruhunu verdi. Aşkı kütüphaneydi, Zeynep. Mehmet Bey bunu sonunda anladı. Belki çok geç."
Defterin sonraki sayfalarında, el yazısı değişiyor. Daha titrek, daha yaşlı. Ama hala Şermin'in yazısı. Son girdiler 1960'lardan. Son cümle:
"Eğer bunu okuyorsan, Zeynep, demek ki zamanı geldi. Kütüphanenin kapısı sana açılıyor. Ama dikkat et—bazı kitapları açmak, kendi hayatını değiştirir."
Zeynep'in gözleri yaşardı. Annesi hiç söylememişti. Babası hiç söylememişti. Zeynep, bu kütüphanenin mirasçısı değil, vasiyeti idi.