Zeynep, cebindeki kağıdı çıkardığında eleri titriyor. Sabah güneşi, Sultanahmet Camii'nin minarelerinden yansıyarak apartmanının penceresine giriyor. Kağıt, ne kadar eski olursa olsun, sıcak. Canlı. Sanki cebinde atıyormuş gibi.
Kağıdın üzerine yazı var. Ancak yazı değil — çizgi. Bir harita. İstanbul'un sokaklarının, ama yanlış. Cağaloğlu'dan başlayan sokaklar, Sultanahmet'e değil, aşağıya gidiyor. Aşağıya. Harita bir kez kıvrıldığında, Zeynep'in midesi bulanıyor. Sokaklar, derinliğe doğru gidiyor.
Telefon çalıyor. Bilinmeyen numara. Zeynep, cevap vermeden önce bilir — yaşlı kadın.
"Gece gelmeyin," diyor kadın. Sesi, dün gece duyduğu fısıltılardan farklı değil. "Gece gelirseniz, çıkamayabilirsiniz. Kitaplar, geceleyin açılırlar. Kapıları açarlar."
"Kim olduğunuz?" Zeynep'in sesi, kendi sesi değil — başkasının ağzından çıkıyor.
"Sahip değilim ben. Bekçiyim. Kütüphane, çok eski. Kütüphane, çok aç. Siz de geldiniz, ama erken. Çok erken. Adı yazılmayan kitap, siz için değildi."
Hat kapanıyor.
Zeynep, haritayı tekrar açıyor. Sokaklar, şimdi hareket ediyor — yazı değil, canlı. Çizgiler, yavaş yavaş, yeni yerler ortaya çıkarıyor. Bir kapı. Bir merdiven. Bir odanın taslağı. Ve en altta, el yazısı bir cümle:
"Kütüphane, okuyucuyu seçer. Okuyucu, kütüphaneyi seçmez."
Gece saat 21.47'de, Zeynep yine kapıda. Ama bu kez, kapı açık. Lambaları söndü. Raflar, sanki nefes alıyor — genişliyor, daralıyor. Doğu rafının sonunda, adı yazılmayan kitap, yerinde değil. Onun yerine, bir ayna. Zeynep'in yüzü görülüyor aynada, ama gözleri kapalı. Okuyor. Sayfaları çeviriyor. Ama ellerinde kitap yok.
Fısıltılar, artık sesler değil. Kelimeler. Cümleler. Zeynep'in kendisinin yazması gereken cümleler. Kütüphanenin ona yazdırmak istediği cümleler.
Aynadaki Zeynep, gülümsüyor.
Gerçek Zeynep, artık bilmiyor — hangisi kendisi.