Selim, üçüncü mektubu okurken, kadının duyguları arasında kaybolmuştu. Artık onun yalnızlığı, hüzün ve özlem dolu cümlelerinin ağırlığı altında eziliyor gibiydi. Kadın, Ahmet’e duyduğu derin sevgiyle birlikte, terk edilmiş bir istasyonda geçirdiği zamanın ağırlığını da hissettiriyordu. Selim, bu mektubun başka bir yönünü daha keşfetti: Ahmet’in, kadını terk etmeden önceki son günlerine dair ipuçları veriyordu.
Mektubun devamında kadının kelimeleri, bir zaman yolculuğuna çıkarıyordu: 'Ahmet, sonbaharın gümüş yaprakları düşerken, seninle geçirdiğim her anı hatırlıyorum. İstasyonun köşesindeki o beyaz çiçekler, hala kurumuş değil. Onlar, her bahar yeniden açarak, benim gibi seni bekliyorlar. Ama ben, senin gidişinle birlikte, renklerimi kaybettim.' Her cümle, bir başka sır daha açığa çıkarıyor, Selim’in merakını körüklüyordu.
Mektubu okuduktan sonra bir süre daha orada oturdu. Dışarıda rüzgarın sesini dinlerken, kadının yaşadığı acıyı ve kaybolmuş hayatını düşünmeden edemedi. Selim, mektubun onun için ne kadar derin anlamlar taşıdığını artık kavramıştı. Yalnızca bir kadın ve bir adamın öyküsü değildi bu; aynı zamanda kaybedilen hayaller, geçmişin gölgeleri ve geleceğin belirsizliği üzerineydi. Her bir mektup, onun içindeki bir boşluğu dolduruyordu.
Selim, merakla fotoğrafı tekrar eline aldı. Ahmet’in gülümseyen yüzü, geçmişin neşesiyle doluydu ama kadının mektubundaki hüzünle birleşince, o gülümsemenin ardında bir eksiklik olduğunu hissetti. O an, kadının adını bir kez daha düşündü: Elif. Elif’in hikayesini çözmek, bu terkedilmiş istasyonda kaybolmuş bir zaman diliminde yolculuk etmek gibi geliyordu ona.
Bir an için, istasyonun köşesindeki beyaz çiçeklerin açışını ve Elif’in umut dolu gözlerini hayal etti. Kağıtların arasında kaybolmuş başka mektuplar da olmalıydı. Belki de Elif’in kaybolan hayatının ardında, bir başka sır daha gizleniyordu. Selim, dördüncü zarfı açmaya karar verdi. Kalbi heyecanla çarpıyordu; bu yeni mektup belki de her şeyi değiştirecekti.